
Kulağımda hala bir Hindistan müziği, üzerinde baharat kokuları ve nefesimde taze yaseminler..nerden başlasam. Nasıl anlatsam ki her şey yerli yerinde olsun? Gerçekten de Hindistan’ın resmi turizm sloganı gibiydi her şey, bir rüyaydı ve inanılmazdı. Günlerden bir Mayıs günü, hava sıcak, ODTÜ kütüphanesindeyim, uflaya poflaya tez argümanım ile cebelleşirken işte tam o anda, Yap Zonguldak ve tabiki Sufim bir ilan paylaşır- çok acil! Hindistan’a gitmek isteyen katılımcılar aranıyor. Sonrası çok net değil mi? Kütüphane masamdan depar atışım, dışarı çıkıp Sufi’yi araram ve geliyorum demem. İlk başta bende inanmadım kendime zaten. 19 temmuz akşamı bir hintli ile beraber yolculuk edeceğim 19b koltuğuna oturduğumda ise işte tamam gidiyoruz dedim. Peki ya öncesi? Öncesi şöyle, kim gelecek, nerede kalacağız, nasıl yaşayacağız soruları haricinde aklıma gelen tek şey nasıl hayatta kalacağız ve hasta olmadan dönebilecek miyiz? Şimdi pişmanım, ah pişmanım bunları düşündüğüm için. Hindistan’dan transfer teklifi gelse düşünmeden giderim oysa. İşte böyle bir yer Hindistan.

19B sırasındaki yolculuğa köri kokuları ile zaten başladım. İstanbul’dan yaklaşık 6 saat sürdü uçuşumuz Yeni Delhi’ye. İndiğimizde yerel saat 5.30 gibiydi. Hindistan bizden 2.30 saat ileride. Sabah o saatte hava tam 33 dereceydi.Gerçi benim çocukluğum Mersin’de geçti, bana bir şey olmaz diye dolaşırken ne kadar yanıldığımı gördüm. Abartısız saunaya girmiştik. Size Sufi’yi, Onur’u ve Mert’i tanıtmadım daha:) Bu kadar uzak, uzun ve sonu bilinmeyen yolculuğa muhteşem bir kadın ve de iki tanımadığım adam ile çıktım. Sonrasında kardeşten öte olacak insanlarla..

İndiğimiz anda hemen otel adresi ve taksi bulma derdine düştük. Düşmeseydik de olurdu. Az kalsın bir taksici bizi kaçırıyordu, rekabet çok fazla havaalanında. Hemen üzerinize doğru 10-15 kişi gelip sizi sarıyorlar. Neyse sonra bize havaalanı turu attırdıktan sonra bizi aldığı yere bıraktı da welcome to india dedik. Bindiğimiz ikinci taksinin de vites kolu şoför abinin elinde kalıyordu ama neyse ki vardık otele. Otele gidene kadar sanırım küçük bir hayvanat bahçesine şahit olduk; yolda serbestçe takılan yılanlar, onları oynatan kediler, maymunlar, inekler ve dahası..

Otele geldik de, gezginler bilir genelde tren istasyonun karşısında kalan oteller Asya ülkelerinde pek kabul görmezler. İşte aynısı ve hatta çok daha vahimi Delhi’de. Bu arada bizler Türkiye’den YAP Zonguldak Derneği’ni temsilen bir Avrupa Komisyonu gençlik değişimi projesine katılmak için Hindistan’daydık. Bizim haricimizde İspanya, Romanya, Bangladeş, Nepal ve ev sahini Hindistan’dan katılımcılar vardı. Yaklaşık 25 kişiydik. Odalar hazırlandı. Bekliyoruz. Tabi uzun yol, uykusuz gece. İnsan ne ister? Duş ve dinlenmek. Lakin banyonuzda fare kardeşleriniz varsa ne yapardınız? Ben açıkçası sanırım panik atak hastası oldum o günden sonra. Resepsiyona ışınlanmam ve odayı değiştirme talebim, resepsiyoncu arkadaşlar tarafından önce önemsenmedi, devamında olay çıkarırım dememle değişti. Artık otelin kral odası bizimdi:) Her gece bizim odada oynadığımız oyunlar, muhabbetler paha biçilemezdi. Odamızdan günlük 25’ten fazla şişe çıkması da kaçınılmazdı tabii. En güzeli de çok ama çok misafirperver olan Hint milletinin ve odamızı temizlemeye gelen kat görevlilerin biz eğitimdeyken bizim odamızda oturup muhabbet etmeleriydi:) Biz gelince de aa hoşgeldiniz diyip muhabbetlere bizi de katmaya çalışıyorlardı. Eğitim konumuz Green Youth Citizens olmasına rağmen, Hindistan’da insanlara yeşili ve temizliği sormak gerçekten de çok ama çok manidardı. İnsanlar ekmek bile bulamazlarken bizim derdimiz farkındalık yaratmaktı, ki bunu da başardık bir ölçüde. yeri gelmişken Hindistan’da yaşayan 1,5 milyar insanın %57 günlük geliri 1 dolardan bile daha az. Sonuç şu ya IBM, Apple, Microsoft çalışacak kadarsın yada açlıktan ölecek kadar. Ortası yok.

Geldiğimizin ilk günü oteldeki resepsiyoncu arkadaşlarla anlaşarak kendimize ultra lüks, klimalı bir taksi kiraladık ve görebileceğimiz yerleri göstermesi için rehberlik etmesini istedik. Yaklaşık bir gün için taksiciye ödediğimiz para 4 kişi için sanırım 50 Türk lirası civarındaydı. Parlamento Binası, India Gate, Humayun’s Tomb ve tabiki de devletin işlettiği kumaş dükkanları.. Tam bir Hint masalı gibiydi. İlk günden zaten sıfırları tüketip, kredi kartlarına geçtik ama eşsiz güzellikte sariler, masa örtüleri ve şallar aldık. Onur ve Mert ise Hindistan’a özgü olarak aldıkları siyah poşuları kafalarına bağladılar. Ardından ellerimiz dolu, mutlu ve umutlu olarak otelimize döndük. Çünkü otelde akşam yemeği yiyecektik. Evet aslında yemek oldukça güzeldi. Lavaş salatalık 8 günün tek öğün mönüsüydü. Tabii god bless Mc Donald’s. Eğer onun tavuk burgerları olmasaydı sanırım şuan bu yazıyı yazamayacaktım. İlerleyen 8 günde tek yediğimiz şey tavuk burgerdi. Et değil çünkü inekler kutsal Hinsitan’da. Her gün öğle aralarında fırsat buldukça Delhi’yi keşfe çıkıyorduk. Bir gün Delhi’nin en büyük tapınaklarından biri olan Kızıl Tapınağa gittik, bizim için orası fareli tapınaktı esasen. Çıplak ayakla girdiğimiz tapınakta-tabii ki Onur ben hayatta girmem dediği için biz üç silahşör yağmurdan sonra ıslak mermerde sessiz sessiz, ortamın ruhani havasını bozmadan tam Budalardan birine yaklaştığımız sırada fırlayan fareciklerle, mermerde adeta ice skating yaparak kaçtık. O arada Onur kayboldu, onu mafyanın kaçırdığını düşündük neler neler oldu. Neyse 15 dakika sonra fotoğraf çektiği yerden geldi de şoku atlatmış olduk. Hindistan’daki gerçeklerden biri de turist iseniz ve yanınızda değerli makinalar varsa çok sık gaspa uğrayabileceğinizdi. Bir sonraki gün meşhur Red Fort’a gittik. Gerçekten de devasa kırmızı duvarların ardında saraylar ve eski bir şehir var. Biz kapanışa yetiştiğimiz için ışık gösterisi altında, 3.sınıf çocuğunun yapacağı laser tutmayı seyredebildik, daha doğrusu fotoğraflar çekilip gittik. Halka karıştık, tapınakçıları izledik, pazarlara girdik, ama korkmayın bir şey yiyip içmedik. Hatta Mert’in teorisine gore su içeceğimize kola içmeliydik çünkü asitliydi ve mikropları öldürürdü. Onur da katkı yaparak içeceklerimize asla buz koydurmadı, sonuçta hangi sudan buzun yapıldığı belliydi. Günler gerçekten hızlıca geçerken son günümüzde, muhteşem Tac Mahal’e ayırdık. Ne yazık ki ertesi günün sabahı vatana döneceğimiz için Agra’yı gezemedik ama yine de Tac Mahal her şeye bedeldi. Tam 6 saat gidiş, 6 saat dönüş yoldaydık. Açtık ve susuzduk ama değerdi çünkü bir hayaldi, bir ümitti ve aşktı. Çok güzel olmasına rağmen, gittiğimiz saatte gölgede 50 derecenin olması ve şişelerdeki suyun buharlaşması ile gerçek muson iklimini yaşadık. Ama sonuç olarak Tac Mahal inanılmazdı!

Bu kadar gezdik, gördük ama doyduk mu? Ben hayır. Yine olsa yine gidicem ama tabi şartlarımı biraz daha düzelterek mesela daha çok yıldızlı otellerde kalarak. Ama bana kalan Hinsitan’dan çok güzel ve özel dostlar oldu. Hiç tanımadığım insanlarla hiç bilmediğim bir yola çıkmak çok cesurcaydı ama hayatımın en iyi ve en uyumlu ekibiydi. Öyle ki diğer tüm ekipler bizim gruba gıpta ile bakıyordu.

Unutamayacağım şeyler kapsamında, rikshalar ile olan seyahatlerimiz. 100 rupiden başlayıp, 10 rupi ile pazarlıkta sona erdirip 4 kişi seyahat edişlerimiz, her gece oynadığımız oyunlar, harika muhabbetler ve gülüşlerimiz. Benim için en paha biçilemez anlar, güldüğüm insanlarla paylaştıklarımdır. Bir de her seferinde aynı noktada duran, Hintli kız çocuklarının-ki aylarca ayakkabı giymedikleri ve kıyafetlerinin olmadığı belli, en son gün bizimle arkadaş olmalarıydı. İlk gün para istediklerinde vermediğimiz zaman bizleri tırmalarken, son gün yanımıza yaklaşan başka çocuklardan bizi korumaya başlamışlardı.

Dünyada yapılacak çok iş ve gezilecek çok yer var. Bu vesile ile tekrardan YAP Zonguldak Derneği’ne, Sufime, Onuruma ve Mertime çok çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. Her şey sizinle güzeldi ve yaşanabilirdi.😍


Çok güzel bir yazı cems
iOS için Outlook uygulamasını edinin
________________________________
BeğenLiked by 1 kişi
Çok teşekkür ederim ÇikomDinom❤️❤️
BeğenBeğen
Çok güzel bir yazı olmuş
BeğenLiked by 1 kişi