Meis, Megisti Kahramanlar Turizme ait Kaş-Meis adası turumuza hoş geldiniz. Bir akşam annemin teklifi ğzerine hemen yapmış olduğum ufak araştırma neticesinde Yunanistan’a geçmeye karar verdik. Ne de olsa pasaportumuzda uzun süreli Schengen vizemiz olduğunuz için bu fırsatı değerlendirelim dedik.
Sabah 7.30’da Kalkan’dan çıktık Kaş’a saat 8.05 gibi vardık ve biletlerimizi acentadan alıp pasaportlarımızı tslim ettik. Her şey o kadar kolay ki bizim uğraşmamıza bile gerek kalmadan giriş-çıkış mühürlerimiz deniz polisi tarafından pasaportumuza basılmıştı. Saat tam 10’da feribotumuzu beklemek için limana geçtik ve soyadı sırasına göre tek tek feribota alındık ve yolculuğumuz başladı. Yolculuk dediğime bakmayın emin olun Beşiktaş-Kadıköy arası 45 dakika sürüyorsa bizim seyriseferimiz sadece 20 dakikaydı. Kartondan yapılma evleri andıran güzellikte bir manzara bizi karşıladı. Açıkçası öncesinde gştmeye gerek var mı, Kalkan’da denizime girerdim diye süşünürken her zamanki gibi Yunan büyüsü bizi de esir aldı. Aslında bu Yunanistan’a dördüncü gelişim. Kardeşim ve babamın tam bir Yunanistan aşığı olduğunu söylememiştim değil mi:) öyle ki kardeşim temel seviyede Yunanca dahi konuşabiliyor. Ancak şimdi kendisi Chicago’da olsa da kalbi de aklı da burada biliyorum. Nerede kalmıştım, evet Meis Yunancasıyla Megisti küçücük bir ada. 30 dakika içinde tüm adayı dolaşabiliyorsunuz. Önce ufakça bir ada keşfi yaptıktan sonra burada ünlü olan Blue Cave diğer adıyla Mavi Mağara ve St. George Plajına gitmek için bir deniz taxi ile anlaştık. Kişi başı gidiş
dönüş 10 Euro olacak şekilde önce Mavi Mağara’ya doğru sürat teknesine bindik. Tam denize açıldık ki benzinin bittiğini anlayıp öylece kalakaldık. Neyse ki tekneci amcamızın yedeği sağlamdı da hemen depoyu fulleyip devam ettik. Mavi Mağara nereden baksan Meis’e 20 dakika uzaklıkta inanılmaz bir keşif. Mağaraya sadece tekne girebildiği için, hepimiz giriş ve çıkışta teknede boylu boyunca uzandık. İçeriye sadece küçük bir delikten güneş ışığı girdiği için deniz suyunu aydınlatan masmavi bir görüntü ortaya çıkıyor. Ben cesaret edemediğimden girmedim lakin anlatılmayacak güzellikteydi. Ardından tekneci amcanın hadi hadi nidaları eşliğinde St.George Beach’e geçtik. Burada saat 2’de bizi alması için sözleştik ve tam saat 2’de oğlu bizi almaya geldik. Burası da küçük bir beach club, kumsalı yok ama deniz akvaryum misali. Yer yer kayalık yer yer yosun yemyeşil bir deniz. Ne Akdeniz’in tuzu ne de Ege’nin soğuğu, bambaşka bir şey bu. Hatta uzaklara açılmayı sevmeyen babam bile bizimle oldukça fazla yüzdü. Denizden çıktıktan sonra da zaten vakit gelmişti ve tam 5 dakikada Mais merkeze geri döndük.
Annemle Yunanistan menümüz olan Greek Salata ve Kalamar’ın ardından sanırım adı Svordu olan bir balığı yedik. Parmaklarımızı da yedik desem yalan olmaz:) hatta balığın derisi ve kılçığından da minik bir kedi de nasiplendi. Restoran sahibi o kadar şeker ve komik bir adamdı ki bizim için masaya gelen arıları dahi kovdu. Ardından da Çipras
muhabbeti yapınca, karımla konuşun o Çiprasçı dedi:) En sonunda çektiğimiz selfie ile de saat 3.30 oldu. Yeri gelmişken bizim bankanın şubesini Kaş’ta bulamadığımız için yanımızda sadece Türk lirası aldık, hem hediyelik eşya hem yemek hem de deniz taksi paramızı ödedik. Sonuç olarak pasaportunuzda geçerli bir Schengen vizesi varsa neden Yunan adalarını keşfetmiyoruz
Ne yapılmaz ki diyerekten yazılara başlamayı sevmem ama bir şehri en iyi anlatabilecek cümle kalıplarından biri de bu. Burası Londra, burada hayat 7/24’ten daha hızlı akıyor. Buraya 4. gelişim olmakla beraber en uzun kaldığım süre 15 gün oldu. Londra’yı sayıları az da kalmış olan Londralılar ile yaşamak çok güzeldi. Sabah 7.30 otobüse binip, kahveni alıp, ardından Metro gazeten ile London Undergroundunda 45 dakikalık yolculuktan sonra Londra’nın Temmuz ayazında evet yanlış duymadınız Temmuzda havanın 12-13 dereceye kadar düşmesine neden olacak soğuk ve yağmurlu günlerinde İngiliz yaşam tarzına uygun bir hayatı yaşama imkanı açıkçası çok iyi geldi. Üstelik çok zor ve yorucu geçen bir senenin ardından..
Esasında Londra’da olma sebebim kardeşimin bir yaz okuluna yazılması ve benim de tesadüfen o zamana denk düşen bir İngiltere vizemin olmasından kaynaklanıyor oluşuydu. Tabii ki de gençlik çalışmalarında derin şükranlarımla sahip olduğum öğrencilik vizeleri son yıllarda çok işime yaramıştı. Velhasıl kelam, öncesinde 1 haftalık AGİT’in Yaz Okulu dönüşünden Viyana-Londra parkurunda British Airways’ı tercih ettim.
Daha öncesinde İstanbul çıkışlı seyahatlerimde oldukça memnun kalmıştım. Tek sıkıntım geceyi Viyana Havalimanında geçirmemden çıkmıştı ama ona da alışık bünyeye çok da zor gelmedi.
Haftalar öncesinde Booking.com üzerinden Go Native Tower Bridge Apartments’tan konaklamamızı ayarladım. Öncesinde yaşadığımız ufak tefek oda karışıklığını hem rezervasyondan sorumlu görevli hem de otel müdürünün üstün çabalarıyla hallettik. Apart otel aldık çünkü hem yemek yapmamız hem de çamaşırlarımızı yıkamamız hem de az da olsa ev konforunda yaşamamız için böyle bir tercih yaptık. Apart Londra’nın meşhur Tower Bridge köprüsüne çok yakındı.Üstelik yanında da hem TESCO hem Sainburys hem de Co-Operative süper marketleri vardı. Anlayacağınız ideal bir konumdaydı.
Gelelim gezmelerimize. Çok gezdik efendim öncelikle onu belirteyim. Her sabah kardeşimi Paddington’daki SKOLA Okuluna bıraktıktan sonra uzun bir kahvaltı sefasının ardından öğlen 2’ye doğru bütün planlarımız hazır oluyordu. Londra kardeşimin görmek istediği yerlerin en başında geliyordu. O nedenle Londra’nın altını üstüne getirmeye karar verdik.
Öncelikle Londra müzelerinin büyük çoğunluğunun ücretsiz olması en azından kültür-sanat alanında fazla para harcamamıza olanak sağladı. Nereden hesaplasanız bir sterlinin 4 liranın üstünde olması gerçeği ister istemez bütçe dengesini sarsıyor. Londra’da Victoria&Albert müzesi sanat tarihi alanında en önemli müzelerin başında geliyor. Science Museum ve Natural History Museum hem çocuklar hem gençler hem de yetişkinler için harikulade eğlenceli ve de eğitici müzelerin arasında yer alıyor. Şimdiden hatırlatayım özellikle Cumartesi ve Pazar günleri oldukça uzun kuyruklar beklemek zorunda kalabilirsiniz. Ve British Museum, daha önce uğrama fırsatı bulamadığım bu eşsiz güzellikteki müzenin zaten giriş kısmı ve o meşhur beyaz camlı tavanı güzelliği ile sizi cezbedecektir. Özellikle Antik Mısır pavilyonundaki Mumyalar oldukça ilgi çekiciydi.
Bunun yanında tabii Londra’nın birbirinden güzel mutfaklarının sunulduğu restoranları da ziyaret ettik. En güzellerinden biri Rus mutfağını Rus kültürünü yansıtacak özellikleri ile sunan Mari Vanna Restoranıydı. Yeri de oldukça kolay, Kensington’da Harvey Nichols’ın hemen çaprazından yer alıyor, Bentley Oteli’nin de tam karşısında. Özellikle Pelmeni(Rus Mantısı), Sırniki(Vişne reçeli ile sunulan mükemmel bir hamur yemeği) ve Piroşki(Etli ve patatesli mayalı poğaçalar) inanılmazdı. Salataları ve tatlıları hakkında zaten bir şey söylemey gerek yok:)
Kardeşimin biftek ısrarları üzerine internette yaptığım ufak bir araştırma sonucu Gaucho adlı Arjantinli bir restorana denk geldik. Regent Street üzerinde konumlanan Gaucho’da yediğim etin lezzetine sanırım 1-2 defa ya rastladım yada rastlamamışımdır. İtinayla tavsiye ettiğim mekanlardan biridir. Bunun yanında küçüklü büyüklü ziyaret ettiğim İtalyan restoranlarından da oldukça keyif aldık. Zaten İtalyan mutfağı London’un adeta fast-food kanadını oluşturuyor.
İki haftanın sonuna yaklaşırken V&A Museum’da Alexander McQueen özel bir defilesine de katılma imkanı bulduk. Küllerinden doğan bir koleksiyonu yakından görme imkanı bulduk. Müzede her ay birbirinden özel ve güzel sergilerin düzenleniyor olması oldukça ilgi çekici.
İlk Cumartesi günü Greenwich’i ziyaret edip, tesadüfen Greenwich Music Festival’e denk geldik ve George Benson’ı canlı dinleme imkanı bulduk. Çok güzel bir atmasforde güzel bir jazz konserini yakaladığımız için inanılmaz sevinçliydik.
İşte böyle bir rüya ile tamamladık Londra seyhatimiz. Dönüşümüz Azerbaycan Hava Yolları ile Bakü’ye oldu. Muazzam bir servis ile mutlu mesut yuvamıza döndük.
Kulağımda hala bir Hindistan müziği, üzerinde baharat kokuları ve nefesimde taze yaseminler..nerden başlasam. Nasıl anlatsam ki her şey yerli yerinde olsun? Gerçekten de Hindistan’ın resmi turizm sloganı gibiydi her şey, bir rüyaydı ve inanılmazdı. Günlerden bir Mayıs günü, hava sıcak, ODTÜ kütüphanesindeyim, uflaya poflaya tez argümanım ile cebelleşirken işte tam o anda, Yap Zonguldak ve tabiki Sufim bir ilan paylaşır- çok acil! Hindistan’a gitmek isteyen katılımcılar aranıyor. Sonrası çok net değil mi? Kütüphane masamdan depar atışım, dışarı çıkıp Sufi’yi araram ve geliyorum demem. İlk başta bende inanmadım kendime zaten. 19 temmuz akşamı bir hintli ile beraber yolculuk edeceğim 19b koltuğuna oturduğumda ise işte tamam gidiyoruz dedim. Peki ya öncesi? Öncesi şöyle, kim gelecek, nerede kalacağız, nasıl yaşayacağız soruları haricinde aklıma gelen tek şey nasıl hayatta kalacağız ve hasta olmadan dönebilecek miyiz? Şimdi pişmanım, ah pişmanım bunları düşündüğüm için. Hindistan’dan transfer teklifi gelse düşünmeden giderim oysa. İşte böyle bir yer Hindistan.
19B sırasındaki yolculuğa köri kokuları ile zaten başladım. İstanbul’dan yaklaşık 6 saat sürdü uçuşumuz Yeni Delhi’ye. İndiğimizde yerel saat 5.30 gibiydi. Hindistan bizden 2.30 saat ileride. Sabah o saatte hava tam 33 dereceydi.Gerçi benim çocukluğum Mersin’de geçti, bana bir şey olmaz diye dolaşırken ne kadar yanıldığımı gördüm. Abartısız saunaya girmiştik. Size Sufi’yi, Onur’u ve Mert’i tanıtmadım daha:) Bu kadar uzak, uzun ve sonu bilinmeyen yolculuğa muhteşem bir kadın ve de iki tanımadığım adam ile çıktım. Sonrasında kardeşten öte olacak insanlarla..
İndiğimiz anda hemen otel adresi ve taksi bulma derdine düştük. Düşmeseydik de olurdu. Az kalsın bir taksici bizi kaçırıyordu, rekabet çok fazla havaalanında. Hemen üzerinize doğru 10-15 kişi gelip sizi sarıyorlar. Neyse sonra bize havaalanı turu attırdıktan sonra bizi aldığı yere bıraktı da welcome to india dedik. Bindiğimiz ikinci taksinin de vites kolu şoför abinin elinde kalıyordu ama neyse ki vardık otele. Otele gidene kadar sanırım küçük bir hayvanat bahçesine şahit olduk; yolda serbestçe takılan yılanlar, onları oynatan kediler, maymunlar, inekler ve dahası..
Otele geldik de, gezginler bilir genelde tren istasyonun karşısında kalan oteller Asya ülkelerinde pek kabul görmezler. İşte aynısı ve hatta çok daha vahimi Delhi’de. Bu arada bizler Türkiye’den YAP Zonguldak Derneği’ni temsilen bir Avrupa Komisyonu gençlik değişimi projesine katılmak için Hindistan’daydık. Bizim haricimizde İspanya, Romanya, Bangladeş, Nepal ve ev sahini Hindistan’dan katılımcılar vardı. Yaklaşık 25 kişiydik. Odalar hazırlandı. Bekliyoruz. Tabi uzun yol, uykusuz gece. İnsan ne ister? Duş ve dinlenmek. Lakin banyonuzda fare kardeşleriniz varsa ne yapardınız? Ben açıkçası sanırım panik atak hastası oldum o günden sonra. Resepsiyona ışınlanmam ve odayı değiştirme talebim, resepsiyoncu arkadaşlar tarafından önce önemsenmedi, devamında olay çıkarırım dememle değişti. Artık otelin kral odası bizimdi:) Her gece bizim odada oynadığımız oyunlar, muhabbetler paha biçilemezdi. Odamızdan günlük 25’ten fazla şişe çıkması da kaçınılmazdı tabii. En güzeli de çok ama çok misafirperver olan Hint milletinin ve odamızı temizlemeye gelen kat görevlilerin biz eğitimdeyken bizim odamızda oturup muhabbet etmeleriydi:) Biz gelince de aa hoşgeldiniz diyip muhabbetlere bizi de katmaya çalışıyorlardı. Eğitim konumuz Green Youth Citizens olmasına rağmen, Hindistan’da insanlara yeşili ve temizliği sormak gerçekten de çok ama çok manidardı. İnsanlar ekmek bile bulamazlarken bizim derdimiz farkındalık yaratmaktı, ki bunu da başardık bir ölçüde. yeri gelmişken Hindistan’da yaşayan 1,5 milyar insanın %57 günlük geliri 1 dolardan bile daha az. Sonuç şu ya IBM, Apple, Microsoft çalışacak kadarsın yada açlıktan ölecek kadar. Ortası yok.
Geldiğimizin ilk günü oteldeki resepsiyoncu arkadaşlarla anlaşarak kendimize ultra lüks, klimalı bir taksi kiraladık ve görebileceğimiz yerleri göstermesi için rehberlik etmesini istedik. Yaklaşık bir gün için taksiciye ödediğimiz para 4 kişi için sanırım 50 Türk lirası civarındaydı. Parlamento Binası, India Gate, Humayun’s Tomb ve tabiki de devletin işlettiği kumaş dükkanları.. Tam bir Hint masalı gibiydi. İlk günden zaten sıfırları tüketip, kredi kartlarına geçtik ama eşsiz güzellikte sariler, masa örtüleri ve şallar aldık. Onur ve Mert ise Hindistan’a özgü olarak aldıkları siyah poşuları kafalarına bağladılar. Ardından ellerimiz dolu, mutlu ve umutlu olarak otelimize döndük. Çünkü otelde akşam yemeği yiyecektik. Evet aslında yemek oldukça güzeldi. Lavaş salatalık 8 günün tek öğün mönüsüydü. Tabii god bless Mc Donald’s. Eğer onun tavuk burgerları olmasaydı sanırım şuan bu yazıyı yazamayacaktım. İlerleyen 8 günde tek yediğimiz şey tavuk burgerdi. Et değil çünkü inekler kutsal Hinsitan’da. Her gün öğle aralarında fırsat buldukça Delhi’yi keşfe çıkıyorduk. Bir gün Delhi’nin en büyük tapınaklarından biri olan Kızıl Tapınağa gittik, bizim için orası fareli tapınaktı esasen. Çıplak ayakla girdiğimiz tapınakta-tabii ki Onur ben hayatta girmem dediği için biz üç silahşör yağmurdan sonra ıslak mermerde sessiz sessiz, ortamın ruhani havasını bozmadan tam Budalardan birine yaklaştığımız sırada fırlayan fareciklerle, mermerde adeta ice skating yaparak kaçtık. O arada Onur kayboldu, onu mafyanın kaçırdığını düşündük neler neler oldu. Neyse 15 dakika sonra fotoğraf çektiği yerden geldi de şoku atlatmış olduk. Hindistan’daki gerçeklerden biri de turist iseniz ve yanınızda değerli makinalar varsa çok sık gaspa uğrayabileceğinizdi. Bir sonraki gün meşhur Red Fort’a gittik. Gerçekten de devasa kırmızı duvarların ardında saraylar ve eski bir şehir var. Biz kapanışa yetiştiğimiz için ışık gösterisi altında, 3.sınıf çocuğunun yapacağı laser tutmayı seyredebildik, daha doğrusu fotoğraflar çekilip gittik. Halka karıştık, tapınakçıları izledik, pazarlara girdik, ama korkmayın bir şey yiyip içmedik. Hatta Mert’in teorisine gore su içeceğimize kola içmeliydik çünkü asitliydi ve mikropları öldürürdü. Onur da katkı yaparak içeceklerimize asla buz koydurmadı, sonuçta hangi sudan buzun yapıldığı belliydi. Günler gerçekten hızlıca geçerken son günümüzde, muhteşem Tac Mahal’e ayırdık. Ne yazık ki ertesi günün sabahı vatana döneceğimiz için Agra’yı gezemedik ama yine de Tac Mahal her şeye bedeldi. Tam 6 saat gidiş, 6 saat dönüş yoldaydık. Açtık ve susuzduk ama değerdi çünkü bir hayaldi, bir ümitti ve aşktı. Çok güzel olmasına rağmen, gittiğimiz saatte gölgede 50 derecenin olması ve şişelerdeki suyun buharlaşması ile gerçek muson iklimini yaşadık. Ama sonuç olarak Tac Mahal inanılmazdı!
Bu kadar gezdik, gördük ama doyduk mu? Ben hayır. Yine olsa yine gidicem ama tabi şartlarımı biraz daha düzelterek mesela daha çok yıldızlı otellerde kalarak. Ama bana kalan Hinsitan’dan çok güzel ve özel dostlar oldu. Hiç tanımadığım insanlarla hiç bilmediğim bir yola çıkmak çok cesurcaydı ama hayatımın en iyi ve en uyumlu ekibiydi. Öyle ki diğer tüm ekipler bizim gruba gıpta ile bakıyordu.
Unutamayacağım şeyler kapsamında, rikshalar ile olan seyahatlerimiz. 100 rupiden başlayıp, 10 rupi ile pazarlıkta sona erdirip 4 kişi seyahat edişlerimiz, her gece oynadığımız oyunlar, harika muhabbetler ve gülüşlerimiz. Benim için en paha biçilemez anlar, güldüğüm insanlarla paylaştıklarımdır. Bir de her seferinde aynı noktada duran, Hintli kız çocuklarının-ki aylarca ayakkabı giymedikleri ve kıyafetlerinin olmadığı belli, en son gün bizimle arkadaş olmalarıydı. İlk gün para istediklerinde vermediğimiz zaman bizleri tırmalarken, son gün yanımıza yaklaşan başka çocuklardan bizi korumaya başlamışlardı.
Dünyada yapılacak çok iş ve gezilecek çok yer var. Bu vesile ile tekrardan YAP Zonguldak Derneği’ne, Sufime, Onuruma ve Mertime çok çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. Her şey sizinle güzeldi ve yaşanabilirdi.😍