Ne yapılmaz ki diyerekten yazılara başlamayı sevmem ama bir şehri en iyi anlatabilecek cümle kalıplarından biri de bu. Burası Londra, burada hayat 7/24’ten daha hızlı akıyor. Buraya 4. gelişim olmakla beraber en uzun kaldığım süre 15 gün oldu. Londra’yı sayıları az da kalmış olan Londralılar ile yaşamak çok güzeldi. Sabah 7.30 otobüse binip, kahveni alıp, ardından Metro gazeten ile London Undergroundunda 45 dakikalık yolculuktan sonra Londra’nın Temmuz ayazında evet yanlış duymadınız Temmuzda havanın 12-13 dereceye kadar düşmesine neden olacak soğuk ve yağmurlu günlerinde İngiliz yaşam tarzına uygun bir hayatı yaşama imkanı açıkçası çok iyi geldi. Üstelik çok zor ve yorucu geçen bir senenin ardından..

Esasında Londra’da olma sebebim kardeşimin bir yaz okuluna yazılması ve benim de tesadüfen o zamana denk düşen bir İngiltere vizemin olmasından kaynaklanıyor oluşuydu. Tabii ki de gençlik çalışmalarında derin şükranlarımla sahip olduğum öğrencilik vizeleri son yıllarda çok işime yaramıştı. Velhasıl kelam, öncesinde 1 haftalık AGİT’in Yaz Okulu dönüşünden Viyana-Londra parkurunda British Airways’ı tercih ettim.

Daha öncesinde İstanbul çıkışlı seyahatlerimde oldukça memnun kalmıştım. Tek sıkıntım geceyi Viyana Havalimanında geçirmemden çıkmıştı ama ona da alışık bünyeye çok da zor gelmedi.
Haftalar öncesinde Booking.com üzerinden Go Native Tower Bridge Apartments’tan konaklamamızı ayarladım. Öncesinde yaşadığımız ufak tefek oda karışıklığını hem rezervasyondan sorumlu görevli hem de otel müdürünün üstün çabalarıyla hallettik. Apart otel aldık çünkü hem yemek yapmamız hem de çamaşırlarımızı yıkamamız hem de az da olsa ev konforunda yaşamamız için böyle bir tercih yaptık. Apart Londra’nın meşhur Tower Bridge köprüsüne çok yakındı.Üstelik yanında da hem TESCO hem Sainburys hem de Co-Operative süper marketleri vardı. Anlayacağınız ideal bir konumdaydı.
Gelelim gezmelerimize. Çok gezdik efendim öncelikle onu belirteyim. Her sabah kardeşimi Paddington’daki SKOLA Okuluna bıraktıktan sonra uzun bir kahvaltı sefasının ardından öğlen 2’ye doğru bütün planlarımız hazır oluyordu. Londra kardeşimin görmek istediği yerlerin en başında geliyordu. O nedenle Londra’nın altını üstüne getirmeye karar verdik.
Öncelikle Londra müzelerinin büyük çoğunluğunun ücretsiz olması en azından kültür-sanat alanında fazla para harcamamıza olanak sağladı. Nereden hesaplasanız bir sterlinin 4 liranın üstünde olması gerçeği ister istemez bütçe dengesini sarsıyor. Londra’da Victoria&Albert müzesi sanat tarihi alanında en önemli müzelerin başında geliyor. Science Museum ve Natural History Museum hem çocuklar hem gençler hem de yetişkinler için harikulade eğlenceli ve de eğitici müzelerin arasında yer alıyor. Şimdiden hatırlatayım özellikle Cumartesi ve Pazar günleri oldukça uzun kuyruklar beklemek zorunda kalabilirsiniz. Ve British Museum, daha önce uğrama fırsatı bulamadığım bu eşsiz güzellikteki müzenin zaten giriş kısmı ve o meşhur beyaz camlı tavanı güzelliği ile sizi cezbedecektir. Özellikle Antik Mısır pavilyonundaki Mumyalar oldukça ilgi çekiciydi.

Bunun yanında tabii Londra’nın birbirinden güzel mutfaklarının sunulduğu restoranları da ziyaret ettik. En güzellerinden biri Rus mutfağını Rus kültürünü yansıtacak özellikleri ile sunan Mari Vanna Restoranıydı. Yeri de oldukça kolay, Kensington’da Harvey Nichols’ın hemen çaprazından yer alıyor, Bentley Oteli’nin de tam karşısında. Özellikle Pelmeni(Rus Mantısı), Sırniki(Vişne reçeli ile sunulan mükemmel bir hamur yemeği) ve Piroşki(Etli ve patatesli mayalı poğaçalar) inanılmazdı. Salataları ve tatlıları hakkında zaten bir şey söylemey gerek yok:)
Kardeşimin biftek ısrarları üzerine internette yaptığım ufak bir araştırma sonucu Gaucho adlı Arjantinli bir restorana denk geldik. Regent Street üzerinde konumlanan Gaucho’da yediğim etin lezzetine sanırım 1-2 defa ya rastladım yada rastlamamışımdır. İtinayla tavsiye ettiğim mekanlardan biridir. Bunun yanında küçüklü büyüklü ziyaret ettiğim İtalyan restoranlarından da oldukça keyif aldık. Zaten İtalyan mutfağı London’un adeta fast-food kanadını oluşturuyor.
İki haftanın sonuna yaklaşırken V&A Museum’da Alexander McQueen özel bir defilesine de katılma imkanı bulduk. Küllerinden doğan bir koleksiyonu yakından görme imkanı bulduk. Müzede her ay birbirinden özel ve güzel sergilerin düzenleniyor olması oldukça ilgi çekici.
İlk Cumartesi günü Greenwich’i ziyaret edip, tesadüfen Greenwich Music Festival’e denk geldik ve George Benson’ı canlı dinleme imkanı bulduk. Çok güzel bir atmasforde güzel bir jazz konserini yakaladığımız için inanılmaz sevinçliydik.
İşte böyle bir rüya ile tamamladık Londra seyhatimiz. Dönüşümüz Azerbaycan Hava Yolları ile Bakü’ye oldu. Muazzam bir servis ile mutlu mesut yuvamıza döndük.
